Hz. Muhammedin Hayatı

Hayber Hz. Muhammedin Hayatı

69.    HAYBER

 

Mekke ile yapılan
anlaşma, kuzeydeki diğer tehlikeler­le ilgilenme fırsatı verdi. Bunlardan en
büyüğü çoğu İs­lâm düşmanı olan yahudilerin yaşadığı Hayber şehri idi Büyücü
Labîd’e büyük bir ihtimalle onlardan biri rüşvet vermişti. Fakat Beni Nadir ve
onların Hayber’li akrabala­rına karşı bir girişimde bulunmak için bundan daha
kesin deliller ve genel nedenler vardı. Onların Medine’yi işgal etmesi
sözkonusu değildi. Bir iki kişi dışında onlardan kimse Hendek savaşma
katılmamıştı. Fakat her seferinde Kureyş’e saldın teşvikini veren ve Gatafan’ı
da Kureyş’le bir olmaya ikna eden onlardı. Gatafan’ın hâlâ Medine’ye düşman
olmasına da onlar neden oluyorlardı. Hayber bu şekilde kaldığı sürece Medine
tam bir barış yaşayamazdı.

Bu yönde ergeç bir
girişimde bulunulması gerektiği uzun süreden beri biliniyordu. Çünkü Peygamber
(s.a.v.), bir süre Önce inen vahydeki yakın zaferin ganimetleri bol olan bir
zafer Hayber’in fethi anlamına geldiğinden emindi. Fakat bu, Müslüman olduğunu
söyleyen herkes ta­rafından paylaşılmamalıydı. Vahiy, Umre’ye katılmayan
bedevilerin tamamen maddi kaygularla savaşlara katıldık­larını söylüyordu.
Umrede ganimet ve çapul imkânı olma­dığı için katılmaya değer bulmamışlardı. Bu
nedenle şüp­hesiz Arabistan’ın en zengin topluluklarından biri olan Hayber’in
fethinde de rol almamaları gerekiyordu.

Bu, nisbeten küçük bir
kuvvetle yola çıkmak anlamına geliyordu. Gerçi küçük bir kuvvet olması,
plânlarının son ana kadar gizli kalmasını sağlayabilirdi. Fakat yine de bu
proje duyulduğunda ağızdan ağıza bir gerçek imiş gibi değil, bir efsane gibi
yayıldı. Hayber’in aşılamaz gücü­nü herkes biliyordu. Kureyş ve diğer islâm
düşmanları bu haberlerin doğru olmasını’ ümit ediyorlardı. Çünkü eğer bu
doğruysa, Muhammed ts.a.v.) müthiş bir yenilgi yaşa­yacaktı. Fakat onun deli
olmadığım bildikleri için bu haberlerin yalan olmasından korkuyorlardı.
Hayber’lİler ise o denli kendilerinden emindiler ki bu haberlere inan­madılar.
Muhammed <s.a.v.)’in Medine’den yola çıktığı haberi kendilerine ulaşıncaya
kadar müttefiklerine yardım haberi göndermediler. Ancak bu haberler ulaştığında
şef­leri Kinane, Gatafan’ı ziyaret etti ve yardımlarına karşılık o yılın hurma
hasadının yarısını teklif etti. Gatafan’lılar bunu kabul ettiler ve dörtbin
kişilik bir ordu gönderecek­lerine söz verdiler. Haybe- yahudileri hergün
zırhlanın giyip toplam onbin kişi ol ,n ordularını hergün sıraya sok­mayı
gelenek haline getirmişlerdi. Gatafan’m da yardı­mıyla ordu ondörtbin kişiye
ulaşacakta. Medine’den gelen haberlere göre ise ordu sadece altıyüz kişi idi.

Peygamber (s.a.v.)
yola çıkmadan Önce Evs’li Ebu Ahs (r.) ona geldi ve bir sorunu olduğunu
söyledi. Üzerine bi­neceği bir devesi vardı, fakat elbiseleri çok eskiydi ve ne
yolculukta kendisi için, ne de ailesine bırakabileceği yiye­cek parası yoktu.
Bu aşırı bir durum olmasına rağmen, ona benzer daha birçok kişi vardı. Fakat
Umre’ye giderken çok şey harcanmıştı ve o güne dek kazanılan tüm ganimet ler de
sayısı gün geçtikçe artan Muhacir Müslümanlara harcanarak tüketilmişti.
Peygamber (s.a.v.) Ebu Abs (r.)’a tek şey olarak elinde kalan uzun ve yeni bir
giysi verdi. Fa­kat birkaç gün sonra sefer sırasında onu daha kötü ve eski bir
elbiseyle gördü. «Sana verdiğim elbise nerde?» di­ye sordu. «Onu sekiz dirheme
sattım» dedi Ebu Abs (r.) «Daha sonra kendim için iki dirhemlik hurma aldım,
iki dirhemim de aileme geçimleri için bıraktım. Geri kalan dört dirheme de bir
elbise aldım.» Peygamber (s.a v.) küçüldü ve: «Ey Abs (r.) ‘m babası sen ve
arkadaşların gerçek­ten fakirsiniz. Fakat nefsimi kudret elinde tutana yemin
olsun ki, bir müddet daha yaşarsınız, bolluk içinde yaşa­yıp ailelerinizi de
bolluk içinde yaşatacaksınız. Bir yığın dirhem ve köleye sahip olacaksınız ve
bu sizin için iyi ol­mayacak”[1].

Sefer sırasında
Peygamber (s.a.v.) iki kamp yeri ara­sında orduyu durdurdu ve İbn el-Ekva (r.)
adındaki güzel sesli bir Eslem’li adamı çağırdı. Devenden in ve bize deve
şarkılarından bir şarkı söyle» dedi. Bedevi, onlar develeri üstünde giderken
şarkı söyleyecekti. Unutul­mayan, kederli ve monoton olan eski melodileri
söylüyor­lardı. Ibn el-Ekba’nin, Peygamber (s.a.v.)’in Hendek’te Öğ­rettiği
beyti okumasıyla bu kederli hava daha da yoğun­laştı:

«Rabbimiz, biz hiç bir
zaman sana yönelmez, Zekât vermez ve namaz kılmazdık.»

Ibn el-Ekva Cr.) bu
beyitle başlayan ş’arkıyı tamamla­dığında Peygamber (s.a.v.) ona: «Allah sana
rahmet etsin? dedi. Buna karşı çıkan Ömer: «Ey Allah’ın Rasulü, sen bu­nu
kaçınılmaz kıldın. Keşke onunla daha fâzla beraber ola-biîseydik!» dedi.
Hepsinin bildiği gibi, Ömer, onun yakın­da şehit olacağını kastediyordu. Çünkü
onlar, Peygamber (s.a.v.) kime rahmet dilerse kısa bir süre sonra onun şe­hit
olduğunu görmüşlerdi.

îkibuçuk gün sonra,
hedefe sadece bir akşamlık yollan kalmıştı. Hayber ile müttefikleri Gatafan
arasında engel oluşturacak bir konumda yol almaları gerekiyordu. Bunu amaçlayan
Peygamber (s.a.v.) bir rehber istedi ve gecele­yin surların önündeki açık
düzlüğe ulaştılar. Gece çok ka­ranlıktı, çünkü hilal henüz yeni çıkmıştı. Ordu
o denli ses­siz yaklaşmıştı ki şehirde hiç kimse durumun farkında bile-değildi.
Sadece sabahleyin bir horoz sesi sessizliği bozdu. Müslümanların kampında o
şafak vakti sabah ezanı sessiz­ce okundu. Namazdan sonra sessizlik içinde,
sabah ışığıyla  ortaya çıkan ekin
tarlaları, hurma bahçeleri ve kaleleriyle «Hicaz’ın bostanı»nı seyrettiler.
Güneş yükseldi, toprak işçileri ellerinde çapaları, sepetleriyle çıkıp böyle
sessiz bir orduyla karşılaşınca çok şaşırdılar. «Muhammed ve or­dusu!» diye
bağırıp geriye, kalelere kaçtılar. Peygamber (s.a.v.) AUahu Ekber dedi ve zafer
dolu bir sesle Haribet Hayber (Hayber harap oldu) sözlerini skledi. Daha sonra
Allah’ın insanları cezalandıracağını haber veren bir âyet okudu:

«Fakat (azab) onların
sahasına indiği zaman uyarıhp-korkututanların sabahı ne kadar da kötü olur.»
(Saffat:177).

Ama «indiği zaman
yerine «indirdiğimiz zaman» dedi.

Yahudiler hemen bir
savaş konsülü topladılar. İçlerin­den bir şefin uyarılarına rağmen kale
burçlarındaki siper­lerine güvendiler. Yesrib kaleleriyle, dağ hisarları adını
verdikleri kendi kaleleri arasında hiçbir karşılaştırma ya­pılamayacağını
söylediler. Bu ayrı gruplarla savaşma ka­ran, onların en zayıf noktalan olan
birlik yoksunluğuna dayanıyordu. Kur’an’da Yesrib yahudiîeri için söylenenler
Hayber’liler için de geçerliydi:

«Sen onları birlik
sanırsın, oysa kalblerİ paramparçadır» (Uaşr: 14).

Küçük, fakat birlik
içindeki bir ordu ile karşılaşmak onlar için şanssızlıktı:

«Hİç şüphesiz Allah,
kendi yolunda, sanki birbirlerine kenet­lenmiş bir bina gibi saf bağlayarak
çarpışanları sever» (Haşr: 4).

Bu ordu, şu vaade
uyarak nefisleri yücelenlerden olu­şuyordu:

«Nice az bir topluluk,
dçtha çok olan bir topluluğa Allah’ın iz­niyle galip gelmiştir; Allah sabredenlerle
beraberdir» (Bakara: 249)

İlk gün Peygamber
(s.a.v.) en yakın kaleye saldırdı­ğında diğer kaleleri savunanlar    birlik olup saldıranlara karşı tek vücut
halinde savaşmadılar. Fakat kendi duvar­ları arkasında kalıp, kendilerini
güçlendirmekle meşgul ol­dular. Bu taktikler iki ordu arasındaki eşitsizliği
azalta­cak nitelikteydi. Fakat yine de Müslümanların sabrı, ya­bancı bölgede
birden fazla savaş yapıp, uzun süren bir iş­gal ile sınanıyordu. Hayberliler,
Arabistan’da en iyi nişan­cılar olarak tanınırlardı. Şimdiye kadar Müslümanlar
hiç bu kadar fazla kalkan kullanmaya ihtiyaç duymamışlardı.

Kampın gerisinde ise
kadınlar sürekli ok yaralarım tedavi ile meşgul oluyorlardı. Peygamber
(s.a.v.)’in eşlerinden sı­ra ikinci defa yine Ummü Seleme’ye gelmişti.
Yaralıları tedavi etmek ve safların gerisinde su ihtiyacını karşılamak üzore
gelen kadınlar arasında Peygamber (s.a.vj’in halası Safiye (r.), Ümmü Eymen
(r.), Nuseybe (r.) ve Enes’in annesi Ümmü Süleym (r.) de vardı.

Günler geçti, fakat
hiçbir şey elde edilemedi. Altıncı gece, Ömer (r.)’in gözcülükle görevli olduğu
bir sırada kampta bir casus yakalandı. Bu casus hayatı karşılığın­da
Müslümanlara kaleler hakkında bilgi verdi ve hangi kalenin en zayıf ve en çok
silaha sahip olduğunu anlattı. îlk önce en az korunan fakat geçmişte diğer
kalelere kar­şı kullanılan bir savaş aletine sahip bir kaleye saldırma­larım
önerdi. Medine gibi Hayber’de de uzun süreden beri iç savaş yaşanmıştı. Ertesi
gün Müslümanlar kaleyi ele geçirdiler. Kaya fırlatmaya yarayan bir mancınık ve
as­kerlerin kaleye girmek için yakın dövüşe başladıklarında üstünde çatı
vazifesi görecek olan bir siperden oluşan sa­vaş aletlerini diğer kalelere
karşı kullanmak üzere çıkar­dılar. Bir bakıma bu aletler sayesinde, zayıf
kaleler teker teker düştü. Karşılaştıkları en güçlü savunma Na’im adın­daki
kalenin savunmasıydı. Burada garnizon büyük bir kuvvetle karşı koyuyordu ve o
gün Müslümanlar tarafm-yan yapılan her saldın püskürtüldü. Peygamber (s.a.v.)
«Yarın sancağı Allah’ın ve Rasulünün sevdiği birisine ve­receğim. Allah bize
zaferi onun ellerinden verecek, o hiçbir zaman dövüşten kaçmayan biri- dedi.

Peygamber (s.a.v.)
daha önceki seferlerinde sancak nlarak nisbeten daha küçük bayraklar
götürmüştü. Fakat Hayber’e, Aİşe (r.)’nin cübbesinden yapılmış büyük siyah bir
sancak getirdi. Buna «kartal» adını vermişlerdi. Ertesi gün «Peygamber (s.a.v.)
sancağı Ali(r.) ‘ye verdi. Daha sonra o ve diğer arkadaşları adına, onlara
zafer vermesi için Allah’a dua etti. Zübeyr (r.) ve kırmızı sankU Ebu Dücane
(r.)’nin büyük rol oynadığı bir günlük şiddetli bir çarpışmadan sonra Ali (r.)
adamlarına son bir hamle yap­tırdı ve düşmanın kale kapılarının kontrolünü
Müslüman­lara bırakarak kalenin içlerine doğru çekilmelerini sağla­dı. Kale ele
geçirildi, fakat adamların çoğu arkadaki bir kanaldan diğer kalelere
kaçmışlardı.

«Beni Gafatan nerede?»
sorusu Hayber’de devamlı so­rulan fakat cevap alınamayan bir soruydu. Onlar
gerçek­ten söz verdikleri gibi dörtbin kişilik orduyla yola çıkmış­lardı. Fakat
bir günlük yol gittikten sonra geceleyin ko­nakladıklarında yerden mi, gökten
mi geldiğini anlayama­dıkları bir ses duydular.. Ses arka arkaya üç kez «Halkı­nız!
Halkınız! Halkınız!» diye bağırdı. Bunun üzerine adamlar ailelerinin tehlikede
olduğunu hayal ettiler ve aceleyle geri döndüler. Fakat geri döndüklerinde
herşeyin yerinde olduğunu gördüler. Bir bakıma, düşmanın yenilme­sinde bir
payları olamayacak kadar geç kaldıklarını düşün­dükleri için, ikinci kez yola
çıkmayı göze alamadılar.

Hayber’deki kalelerden
en dayanıklısı Zübeyr hisarı denilen kaleydi. Kalenin girişinde sarp kayalıklar
vardı, diğer tarafları ise dimdik uçurumdu. Diğer kalelerden ka­çan
savaşçıların çoğu, bu kalenin kuvvetlerine katılmıştı. Peygamber (s.a.v.)
kaleyi üç gün boyunca kuşatma altın­da tuttu. Üçüncü günün sonunda diğer
kalelerden birin­den bir yahudi geldi ve Peygamber (s.a.v.)’e onların son­suza
dek savunmalarını sağlayacak gizli bir kaynaklan olduğunu haber verdi. Kendini,
ailesini ve mallarını ga­ranti altına “almak şartıyla bu sırrı ona
söylemeyi teklif etti. Peygamber (s.a.v.) bu teklifi kabul etti. Adam ona kale
duvarları altından geçen bir su   
kaynağı olduğunu,

Zübeyr
kalesindekilerin bu kaynağa merdivenlerle inip su aldığını anlattı. Su hiç bir
zaman kurumadığı için kalede-kiler hiç su depolama ihtiyacı duymuyorlar. Eğer
su kay­nağı engellenirse birkaç gün içinde dövüşeni eyecek kadar susuz
kalacaklardı. Peygamber (s.a.v.) bu plânı uyguladı ve şiddetli bir çarpışmadan
sonra kaley aldı.

Karşı koyabilecek
güçte olan son kale Kamus idi. Bu kale, Beni Nadir’in en zengin ve en güçlü
kollarından biri olan Kinane ailesine aitti. Bazıları uzun süreden beri
Hay-ber’de yaşıyordu. Oysa ailenin çoğu Medine’den sürgün edildikten sonra
Hayber’e yerleşmişti. Gatafan’ın yardımını özellikle bunlar bekliyorlardı. Onların
sözlerinde durma­ması Kinane’lileri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı.
diğer kalelerden kaçıp Kamüs’u dolduran yahudilerin getir­diği kötü haberler
moral çöküntülerini daha da artırıyor­du. Bununla birlikte ondört gün karşı
koydular. Daha son­ra Kinane, Peygamber’ (s.a.v)’e görüşmek istediğini bildi­ren
bir haber gönderdi, Kinane ailesinden bir kaç kişi ile birlikte kaleden çıktı.
Görüşmeler sonunda, yahudilerin Hayber’i ve tüm mallarını Müslümanlara bırakıp
gitmele­ri şartıyla ne onlardan, ne de ailelerinden kimsenin öldu-rülînemesine
ve esir alınmamasına karar verildi. Peygam­ber (s.a.v.) son bir şart daha
ekledi: eğer bir kişi bile mal larını götürmeye kalkarsa, hayatları tehlikede
olacaktı. Kinane ve diğerleri buna razı oldular. Peygamber (s.a.v.) Ebu Bekir
(r.), Ömer (rj, Ali (r.) ve Zübeyr’r.)’le birlikte on yahudiyi anlaşmaya şahit
tuttu.

Fakat kısa bir süre
sonra hem Müslümanlar, hem de yahudüer, mallarının büyük bir kısmının gizlenmiş
oldu­ğunu farkettiler. Medine’den getirdikleri ve Medine sokak­larında herkesi
büyüleyen o meşhur Beni Nadir serveti neredeydi? Peygamber (s.a.v.) bunu
Kinane’ye sordu. Ki­nane Hayber’e vardıklarından beri silah ve zırh almak için
mallarını sattıklarını bu nedenle de servetlerinin azaldığı­nı söyledi. Yahudiler
onun yalan söylediğini biliyorlardı. Bunun yanısıra, artık bir Peygamber
(s.a.v.)’in huzurunda olduklarına inandıkları için çoğu endişeliydi. Ona tabi
olmalarına gerek, olmadığını, çünkü onun kendilerine gönde­rilmediğini
düşünüyorlardı. Fakat yine de onu kandırmak çok tehlikeli olabilirdi.
Kinane’nin çok sevdiği adamlardan biri ona gidip hiçbir şey gizlememesi için
yalvardı. Çünkü eğer gizlerse Peygamber (s.a.v.) bunu mutlaka haber alır­dı.
Kinane sinirlenerek onu tersledi. Fakat bir gün bile geçmeden hazine
bulunmuştu. Kinane ve ona yardım eden kuzeni ölüm cezasına çarptırıldılar.
Aileleri de esir alındı.

Kamûs’un düşmesinden
sonra geri kalan iki kale de aynı şartlarla teslim oldular. Daha sonra Hayber
yahudi-leri toplanıp bir danışma meclisi kurdular. Sonunda şöyle bir karara
vardılar: Peygamber (s.a.v.)’e çiftçilikten ve bahçecilikten iyi anladıklarını
öne sürerek her yıl hasadın yansını vergi olarak verip, Hayber’de kalmayı
teklif ede­ceklerdi. Peygamber (s.a.v.) buna razı oldu. Fakat gele­cekte eğer isterse,
onların gitmesi gerektiğini de ekledi. îş-te o zaman Müslümanların kuzeydoğuda
zengin bir vaha olan Fedek’e bir sefer düzenledikleri söylentisi çıkta. Fedek
yahudileri, Hayber’e uygulanan vergiyi duyunca, aynı şartlarla teslim olmak
istedikleri haberini gönderdiler. Bu şekilde Fedek de, savaş yapmadan kazanılan
diğer yerler gibi Peygamber  (s.a.v)’in
özel mülkiyetine geçti.

Bütün meseleler
halledilip, zafer kazanan ordu istira­hata çekildiğinde, Sellam îbn Mişkem’in
dul eşi bir kuzu haşladı ve her tarafını zehirledi. Peygamber (s.a.v)’in ço­ğunlukla
kuzunun kolunu sevdiğini duyduğu için o bölge­yi özellikle zehirledi. Daha
sonra kuzuyu kampa götürdü ve Peygamber (s.a.v.)’in önüne koydu. Bunun üzerine
Peygamber (s.a.v.) ona teşekkür etti ve beraberindeki ar­kadaşlarını yemeğe
davet etti.

Peygamber (s.a.v.)’İn
hemen yanında, Müslümanlara ikinci Akabe’de liderlik yapan ve Mekke’ye doğru
ilk na­maz kılan kişi olan Bera’nın oğlu Hazreç’li Bişr oturuyor­du. Peygamber
(s.a.v.) kuzudan bir. lokma aldığında ağ-zmdakileri tükürdü ve «Ellerinizi
çekin! Bu kol bana ze­hirli olduğunu söyledi» dedi. Kadına haber gönderdi ve
kolu zehirleyip zehirlemediğini sordu. Kadın: 
«Sana kim söyledi?» diye sordu. Peygamber (s.a.v.) «Kolun kendisi» dedi,
«Bunu niçin yaptın?» Kadın: «Halkıma neler yaptı­ğını biliyorsun; baoamı,
amcamı ve kocamı öldürdün. Ben de kendi kendime; eğer o bir kralsa ondan
kurtulacağım, eğer bir Peygamber’se zehirli olduğunu, anlar dedim.» dedi.
Bişr’in yüzü zaten sararmıştı. Çok geçmeden Öldü. Fakat Peygamber (s.a.v.) buna
rağmen kadını bağışladı-.[2]

Müslümanların eliyle
kocasını ve babasını kaybeden tek kadın o değildi. Kinane’nin hazineyi
saklaması üzerine alınan esirler arasında, Kinane’nin dul eşi ve Beni Kura-zalıları
Peygamber Cs.a.vJ’le yaptıkları anlaşmayı bozma­ya ikna eden ve Hendek
Savaşından sonra onlarla birlikte öldürülen Huyay’m kızı Safiye’de vardı.
Safiye onyedi ya­şındaydı ve Kinane ile evleneli henüz bir iki ay olmuştu. Bu
süre boyunca Safiye ile Kinanenîn evlilikleri mutlu geçme­mişti. Babası ve
kocasının aksine Safiye çok dindar bir ka­dındı. Küçük yaşından beri halkının
bir Peygamberin ge­leceğinden bahsettiğini duymuştu ve bu onun hayallerini
doldurmuştu. Daha sonra halkı Mekke’de. Kureyşiı bir Arab’ın Peygamberlik
iddiasında bulunduğundan bahset­mişlerdi. Sonra onun Küba’ya ulaştığı haberi
gelmişti. Bu olay o daha on yaşında bir çocukken yedi yıl Önce olmuş­tu. O
babasıyla amcasının bu adamın bir sahtekâr oldu­ğunu gözleriyle görmek için
Küba’ya gittiklerini de hatır­lıyordu. Fakat herşeyden çok onların gece yarısı
üzüntü ve nayal kırıklığı içinde geri dönüşleri belleğine işlenmiş ti.
Söylediklerinden onların bu yeni gelen adamın Peygam­ber olduğuna inandıkları,
fakat ona karşı çıkmaya niyet­lendikleri anlaşılıyordu. Onun küçük aklı buna
hayret et­mişti[3].

Evlendikten kısa bir
süre sonra ve Peygamber (s.a.v.)’-ip Hayber önlerine gelmesinden bir süre önce
bir rüya gör­müştü. Gökte asılı parlak bîr ay gördü, bunun altında Ma[4]ine
şehrinin uzandığını biliyordu.    Daha
sonra ay Hayfcer’e doğru ilerlemeye başladı ve kucağına düştü. Uyandımda
Kinane’ye rüyasını anlattı, fakat o Safiye’nin yüzü ne bir tokat attı ve «Bu
sadece senin Hicaz Kralı Muham med’i arzu   
ettiğin anlama gelir» dedi.    Bir
esir    olarak peygamber (s.a.v.)’e
getirildiğinde yüzünde hâlâ darbenîr izi vardı. Peygamber  (s.a.v.) ona bunun neden olduğunu sordu, o da
rüyasını anlattı. O sırada Beni Kelb’ten Dihye adında bir adam, Safiye’yi
Hayber’den kendisine düşecek olan ganimet payı olarak istemiş,    Peygamber (s.a.v.)  de bunu kabul etmişti. Fakat Safiye’nin    rüyasını dinleyince Dihye’ye onun kuzenini
alması için haber gönderdi. Daha sonra Safiye’ye dönüp onu serbest bırakacağım,
bir yahu-di olarak kalıp halkına dönmek veya   
Müslüman olarak Peygamber  
(s.a.v.)’in eşi olmak arasında bir seçim yap­masını söyledi.   Safiye «Allah’ı ve   Rasulünü  
seçiyorum» dedi. Medine’ye doğru yola çıkıldı ve Rasulullah’la Safiye
(r.)  ilk konakta evlendiler.

Sefer henüz
bitmemişti. Çünkü geldikleri yoldan dön­mek yerine biraz batıya-dönüp
Vadi’1-Kura yahudilerinin kalelerini de kuşattılar. Bu yahudiler Hayber’le
anlaşmalı idiler, üç günün sonunda Hayber’deki şartların aynısını kabul edip
teslim oldular.

Kuzeye doğru
yürünürken orduya şarkı söyleyen Es-lem’li tbn el-Ekva (r.) Hayber’de kaleye
saldırırken öldü­rülmüştü. Nasılsa kendi kılıcı kendisine dönmüş ve ona ölümcül
bir yara vermişti. Ensar’dan biri bu nedenle onun bir şehit sayılamayacağını
iddia etti. «Bunu söyleyen ya­lan söylüyor» dedi Peygamber (s.a.v.) «Gerçekten
O, bir yüzücünün suyu geçtiği gibi kolaylıkla Cennet bahçelerin­den geçti»[5].
Şehitlikle ilgili başka bir tartışma da Vadİ’î-Kura’da çıktı. Peygamber
(s.a.v.)’in zenci kölesi Kerkere, bir devenin semerini çözerken isabet eden bir
okla öldürülmütü. Peygamber (s.a.v.) herkesin sorduğu bu soruya şu ce­vabı
verdi: «Şimdi o, Hayber’de çaldığı ve şimdi alev ha­line gelen cübbenin altında
cehennem ateşinde yanıyor.»[6]  Peygamber (s.a.v.) sürekli olarak, kendisiyle
birlikte yaşama ayrıcalığına sahip olan Sahabeyi, bu ayrıcalığın bazı büyük
sorumlulukları da beraberinde getirdiği konu­sunda uyarırdı. Çünkü Allah
adildir ve onları, kötülüğe karşı koymanın çok zorlaştığı kötü çağlarda
yaşayanlardan daha şiddetli cezalandıracaktır. Peygamber (s.a.v) şöyle derdi:
«Siz öyle bir çağda yaşıyorsunuz ki, kanunun onda birine uymazsanız mahkum
olursunuz. Fakat öyle bir çag gelecek ki o zairfan kanunun onda birine uyan
kurtulacak[7]

 



[1] W. 636.

 

[2] B. U, 23

[3] I.  I. 354-5

[4] Dihyu (,ok güzel bir adamdı. Peygamber (s.a.v.) onun
hak­kında -Gördüğüm adamlar içinde Cebrail’e eh çok benze-vı-n Dihye el-Kalbî-
derdi.  I. S. IV, 184.

[5] W.662.

[6] I.  I.  765

[7] Tir. XXXI, 79.

 

İlgili Makaleler