Fail Arapça Gramer Dersleri

 

  • HADİS-İ KUTSÎ nin haber verdiği AKIL’ın kâbiliyetleri, görevleri ve FİİL – FÂİL ilişkisiyle ilgili saklı bilgiler :
  • Akıl ile ilgili Hadis-i Kutsi ile 9/112 arasında bir ilgi olabilir. Düşünme tâlimleri için her bir kâbiliyetin yanına Ayet-i Kerimedeki karşılıkları yazıldı.
  • Hadis-i Kutsî: “Cenâb-ı Hak bütün âlemlerden evvel, her şeyden önce AKL’ı halk etti ve ona;
  • (1) OTUR diye emretti, o da hemen oturdu. – ( وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللَّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ ) “Ellah’ın hudutlarını muhafaza edenler – ve sen o mü’minleri müjdele!”
  • Kâide : ( اَلْ ) Sıfat olan müştâk isimlerin önünde bulunduğu zaman harf-i târif olmaktan çıkar ve ism-i mevsûl olur. Müştâk isim de, şibhi fiil olur.
  • İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) ile birlikte gelen müştâk ismin anlamında, “Okuyuşun mânasına mevsûf olanı seyretip, örnek alın veya ibret alın” bilgisi saklıdır.
  • NOT : Müştâk (türetilmiş) isimler ; ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-i müşebbehe, ism-i tafdîl, ism-i mensûb, ism-i zaman, ism-i mekân ve ism-i âlet olup, masdardan türerler.
  • (2) Sonra KALK diye fermân etti, o da derhal kıyâm etti. – ( وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ ) “ve kötülükten men edenler”
  • (3) İKBÂL ile işaret etti, o da derhal ikbal etti. – ( الْآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ ) “İyiliği emir edenler”
  • (4) Sonra İDBÂR ile teklif etti, akıl da o anda idbâr etti. – ( السَّاجِدُونَ ) “Secde edenler”
  • (5) KONUŞMASINA işaret etti, akıl da o saatte konuştu. – ( الرَّاكِعُونَ ) “Rüku edenler”
  • (6) DUYMASINI emretti, akıl itâatle duydu. – ( السَّائِحُونَ ) “Tebliğ için gezenler”
  • (7) NAZAR’LA fermân etti, akıl nazar etti. – ( الْحَامِدُونَ ) “Hamd edenler”
  • (8) İDRÂK ile işaret etti, akıl hemen her şeyi süratle idrâk etti.  ( الْعَابِدُونَ ) “İbadet edenler”
  • (9) İNSİRAF ile emretti, akıl o saatde hemen munsarif oldu. – ( التَّائِبُونَ ) “Tövbe edenler”
  • (NOT-1: “Akl’ın onuncu kâbiliyet olan OKU emri, hem insanlara hemde cinlere Kur’an-ı Kerim ile veriyor. Meleklerde “OKU” kabiliyeti yoktur. Bu nedenle Kur’an-ı Kerimi okuyamazlar ama dinlemeyi çok severler. NOT-2 : ( إِذَا ) edatı ile başlayan Ayet-i Kerimeler de aklın kabiliyetine göre sorumluluk yükler Bakınız : İzâ edatındaki saklı bilgiler paragrafına) 
  • (Açıklama : Munsarif oldunun anlamı, akıl insiraf emriyle ismi fâil edildi (oldu) demektir. Çünkü, ( فَاعِلٌ ) veznindeki ( ا ) Elif, munsarif_ isim olduğu için, ism-i fâilin sonu tenvinlenir. (Elif ile isim olur. Elif çıkartılırsa, kalan harflerden ismi fâil olmaz). Bu nedenle munsarif_isim ( ا ), “İnsiraf ET” ilâhi emrini duyan ve munsarif olunca da hayrette kalan akıl sahibinin geçici ismi’dir. “Yapanı değil, yaptıranı gör” atasözü de, insiraf et emriyle eş anlamlıdır.)
  • Bunun üzerine Ellahü Teala, hayrette kalan akla şöyle hitâb etti: İzz-ü Celâl ve azametim hakkı için ben senden mükerrem ve mahbûb-ı muhterem bir kimse halk etmemişdim. Seni Zâtım için halk ettim. Ben ancak ;
  • (1)  Seninle ma’rûf olurum.
  • (2) seninle ma’bûd olurum.
  • (3) seninle ibâdımı tezyîn ederim.
  • (4) seninle onları tahsîn ederim,
  • (5) seninle dostlarımı ihyâ ederim.
  • (6) seninle muhabbet ederim.
  • (7) seninle inâyet ederim.
  • (8) seninle terbiye ederim.
  • (9) seninle hidâyet ederim.
  • (10) seninle hıtâb-u itâb ederim.” (NOT: “Akl’ın görevleri (hizmet çeşitleri) 10 adettir.” sonucu çıkıyor.)
  • FÂİL – AKIL hakkında derlenen bilgilier :.
  • Türkçede bir tane temel cümle vardır. Arapçada iki tane temel cümle vardır. (1) Fiil cümlesinin öznesine, fâil denir. (2) İsim cümlesinin öznesine, mübtedâ denir. Türkçede bir tane gramer ve bir tane eğitim sistemi vardır. Kur’an-ı Kerim’de dört tane gramer ve dört tane eğitim sistemi vardır.
  • Çünkü Hz. Rasulullah (s.a.v) “Her âyetin ; bir zâhiri, bir bâtıni, bir haddi ve bir matlaı vardır.” diye buyurdu. Bu nedenle dört eğitim sisteminin (Bakınız : ( عِلْمٍ ) dosyasına) her birindeki Fâil tarifi farklıdır. Örnek:
  • A) İlim araz’dır. Ancak, âlim ile bilinir.” hükmüne göre eğitim ve öğretim veren sistemdeki Fâil’in tarifi
  • Fiil cümlesindeki Fiil, isim (varlık) tarafından yapılır ve isnad vardır. Bu isimle isimlelene de, FÂİL denir. Çünkü fâil, fiilin cüz’ü mertebesindedir. Fâil’de asıl olan, fiilini AKLI ile takip etmesidir ve sadece ÖĞRETEN olmasıdır. Örnek : Vâiz veren, “Doğru sözün hesabı var, yalan sözün azâbı var.” ilkesine göre sözlerinden sorumludur. 
  • İsim cümlesindeki Mübtedâ’da ; fiil, ismin üzerine vâki olur ve isnad yoktur. Mübtedâ’da asıl olan, fiilini AKLI ile takip edememesidir ve hem ÖĞRENEN hemde ÖĞRETEN olmasıdır. Fâil gibi sorumlu değildir ama, bir fâile bağlı olmaktan sorumludur.. Şöyle de söylenebilir :
  • (1)  Mübtedâ olarak görev yapan sohbetçi, gâib kimsenin hitabını duyurandır.   Meselâ,  “Elhamdulillâhi Rabbilâlemîn.” diyen kimsenin hâli gibi.  
  •  
  • (2)  Sohbetçi’nin sözleri SILA cümlesi olduğu için, i’râb’da mahalli yoktur ve söylediklerinden sorumlu değildir. Bu nedenle de 2/44 deki kınama, sohbetçiyi kapsamaz ama vâiz’ciyi kapsar.
  • (3) Konuşan, zâhiren fâildir, bâtınen de mübtedâdır. Bu nedenle kişi kendisine, “Konuşurken kiminle birlikteyim?” diye sormalı.
  • (4)  Mübtedâ olabilme çeşitleri altı’dır. Mübtedâ, mutlaka bir fâile bağlı olur. Hiç bir kimse tek başına mübtedâ olamaz, ama kendi fiilinin fâili olabilir.
  • Mübtedâ olabilme çeşitleri :
  •  
  • (a) Ellah Teala ile mübtedâ (Fenâ-fillah hâli), Çünkü Ellahü Teala akıl’a ;  “Seni Zâtım için halk ettim”. diye hitap etmiştir. Sözlerine “Kelâm-ı Kibar denir.
  • (b) Rasulallah (s.a.v.) ile mübtedâ (Fenâ-firrasul hâli,),
  • (c) Mürşid (k.s.) ile mübtedâ (Fenâ-fişşeyh hâli),
  • (d) Başkasının aklıyla mübtedâ, (Aklım bana yeter değip, Mürşid ile çekişme hâli – Velâyet makamına muhalefet etmek), 
  • (e) Şeytanıyla mübtedâ, (Doğruyu ben bilirim değip, Hz.Rasulullah a.s.v ile çekişme hâli – Nübüvvet makamına muhalefet etmek),
  • (f) Nefsiyle mübteda. (Kimse bana karışamaz değip, Ellah Teala ile çekişme hâli – Ayet-i Kerimelere muhalefet etmek – “Sen sensin. Ben de benim” demek gibi.). 
  • Fâil; mâmuldur, merfudur ve fiilde saklı olan hükümleri idrak ettikten sonra;  yaşamakla yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu nedenle aklı gereğince tanımadan, “Fâil Kavramı” zihnimizde oluşmaz. Çünkü fâil ; insan da olabilir, hayvan da olabilir, bir korku da olabilir, bir tutku (sigara, …. ) da olabilir, bir madde de olabilir, bir sayı da (14, 15 gibi) olabilir, görünmeyen bir varlık da olabilir, ….vb..
  • Mâmul : “Âmil” ismiyle tanımlanan 60 adet kelimenin (isim, sıfat, fiil ve harfin) doğrudan veya vasıtalı olarak tesir ettiği kelimeye, mamul denir.
  • Âmil : Fâilin sıfatının ; görülür, bilinir, sezilir veya anlaşılır hâle getiren kelimelerin genel ismidir ve fiilin sebebleridir. (NOT : Fâilin sıfatı ile kastedilen : (1) Nefsin kalıcı olan ; firavunluk, tâgutluk, nemrutluk ve keyfe düşkünlük vasıflarıdır. (2) Nefsin, şeytana âit olan ; emir altına girmeme, Üstünlük kurma, menfaatini kollama ve kendini beğenme vasıfları ile vasıflanmasıdır. (3) Nefs-i emmârenin değişken olan ; levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, merdiyye ve kâmile sıfatları ile sıfatlanmasıdır.
  • Ayet-i Kerimeler ve yukarıdaki Hadis-i Kudsî’yi tefekkür edildiğinde, AKIL kelimesine lugat mânasından çok daha kapsamlı mânalar yüklendiği görülür. Bu nedenle, “Beşer” ile ilgili Ayet-i Kerime’leri tefekkür ederken aklın buradaki yetenekleri ve görevleri dikkate alınırsa, saklı anlamlar daha kolay bulunur.
  • Örnek-1 : 42/51’de Ellah Teala’nın akıl ile konuşması hakkında bilgi verilmektedir.
  • Örnek-2’de Aklın en alt derecesi hakkında bilgi verilmekte: (.. سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنَ النَّاسِ “İnsanlardan sefihler, yakında diyecekler …”) 2/142 ve nuzül sebebini tefekkür edildiğinde: Ayet-i Kerîme’deki emirle ve Hz. Resûlullah a.s’ın uygulamasıyla yetinmeyip, “Onları üzerinde oldukları kıbleden hangi sebeb çevirdi?” diyerek ilâhi emrin ve uygulamasının sebebini soranların, ( السُّفَهَآءُsefihler“) olarak tarif edildiği görülür.
  • Örnek-3 : Al-i İmran 191’de Aklın en üst derecesi hakkında bildi verilmekte: Ayet-i Kerimesinde (…لِاُولِى الْاَلْبَابِ اَلَّذِينَ…) temiz akıl sahiplerinin fiilerini öğretiyor. Ûlûl-Bâb, bir Hadis-i Şerifi tâlim ederek öğrenene denir ve her devirde Hadis-i Şerif ededince Ûlûl-bâb vardır. Ayrıca, ism-i mevsul’den sonra gelen sıla cümlesi nde ; “Temiz akıl sahiplerinin sözlerini hem Ellah Teala ve Resulullah a.s tasdik eder, hem de O’nu dinleyenler tasdik eder” bilgisi saklıdır. Lugatta tarif edilen akıl’da bu özellikler yoktur.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – MEF’ÛL ilişkisi ve bu ilişkilerin üç temel esasını (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Fâil – Meful ilişkisi,  Dişçi – Hasta ilişkisi gibidir. Burada ilişkiyi başlatan mefuldür. Önce hasta olan kişi ; diş ağırısının sürekliliği, çaresizliği, tek başına ağrısına bir çözüm bulamaması … vb sebebler yüzünden, güvendiği bir Diş doktoruna gitmeye karar verir. Sonra randevu alır ve zamanı gelince dişçi koltuğuna oturur, derdini anlatır. Dişçi’den ne yapılması gerektiğini, ne kadar süreceğini, hangi saatlerde kaç defa geleceğini, kaç para ödeyeceğini …. vb hususlar öğrenir ve cevaplar kendine uygun ise, başlayalım kararını verir.
  • İşte tam bu anda hasta bir Meful olmuştur. Diş doktoru da bir Fâil olmuştur. Hastalığı ve ön görüşmeleri ise, Fiilin kabul şartları olmuştur, daha önce değil. Hasta (meful), diş doktorunun isteklerini aynen yerine getirmeyeye başlar; ne derse aynen yapar, onun işine karışmaz, işini kolaylaştırmaya gayret eder veya kapris yapar veya işi yokuşa sürer, … vb. Diş doktoru (Fâil) de, hizmetini edebine göre icrâ eder, hastası hizmetinden hoşnut olmazsa kendisi adına kötü bir reklâm olacağını bilir, evine ekmek götürmek için hastasının eziyetlerine katlanır, …. vb. Tedavinin bittiği anda ise, hastanın meful görevi ve diş doktorunun da fâil görevi biter ama fâil’in eseri olan tedavi edilmiş diş, mefulde görevine ölünceye kadar devam eder.
  • Kur’an-ı Kerim’deki Fâil – Meful ilişkisi de anlatılanlara kısmen benzer. Aralarındaki farklar ise, Kur’an-ı Kerim’de; hangi zamirin ne zaman fâil olacağı, hangi zamirin ne zaman meful olacağı, fiilin nasıl bir fiil olacağı, fiilin kabul şartları, meful olma ve fâil olma görevlerinin başladığı an ve bittiği an, ezelde takdir edilmiş ve zamanı gelince de adetâ sahneye konmuş bir tiyatro gibidir. Örnek:
  • 27/6’da ( وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْءَانَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ ) “Şüphesiz Kur’an, her şeyi bilen, hikmet sahibi tarafından senin kalbine bırakılıyor.”
  • Ayeti Kerimedeki ( … لَتُلَقَّى …) meçhul fiilinin fâili, müstetir olan elbirliği ile BİR fâil  ‘dir ve görevi, ( كَ ~ ) nin kalbine Kur’an-ı bıraktığı zaman biter. Bu andan sonra “Senin kalbin“, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden sorumlu bir fâil olur. anlamı saklıdır. 
  • Senin fiillerin” de, Kur’an-ı Kerim’deki sıfatların birer zuhurudur. Bu sıfatlar, sanki senin aslî sıfatların olmuştur ancak emanettir ve soyulup çıkartılabileceği için izâfi sıfat diye tanımlanabilir.
  • B)Âlim araz’dır. Ancak, İlim ile bilinir.” hükmüne göre eğitim ve öğretim sistemindeki Fâil’in tarifi : 
  • Şu cümlelerin hepisi de söylenebilir, Ellah-u âlem:
  • 1) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى…) dan öneceki filleri de ve sonraki fiilleri de, kendi fiilleridir ve bunlardan sorumludur.”
  • 2) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى …) dan sonraki fiilleri,  müstetir olan elbirliği ile BİR fâil’in  eserleridir (tedavi olan dişin fiilleri gibi.)”
  • 3) “Fâil, ( … لَتُلَقَّى …) dan sonra bir “Kur’an-ı Mubîn” dir ve Kur’an-ı Kerim’i hem aynen yaşayandır, hem eksiksiz öğretendir, hem de eksiksiz başka kalblere akıtandır. Bu nedenle de o kişi, bir “Hüve Cümlesi ( هُوَ هُوَ ) ” olmuştur.”
  • 4) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى …) dan sonraki sözleri, Sıla Cümlesi (haberiye olan bir isim cümlesi, fiil cümlesi veya şibh-i cümle) olduğu için, söylediği / yaptığı ilâhi bir hükümün açıklamasıdır.”  ….. vb.
  • Şu iki Hadis-i Şerif, anlatılanlara birer delil olabilir, meâlen: “Kalbime ne bırakıldı ise, Ebu Bekir’in kalbine akıttım.” ve “Kalbime ne bırakıldı ise, Ali’nin kalbine akıttım.”
  • ……………………………………………………………………………………….
  • FÂİL – NÂİBU FÂİL ilişkisi ve ve bu ilişkilerin üç temel esasını (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Fâil – Nâibu Fâil ilişkisi, bebeğe kaşıkla yemeği öğretme ilişkisine benzer. Burada ilişkiyi başlatan fâildir. Annesi, babası, nenesi, ablası .. hangisi müsait ise bir kaç ay boyunca; sabırla, sevgiyle, oyunla, kaş çatarak, … kaşık tutmasını, kaşığa yemek almasını, dökmeden ağzına götürmesini, etrafı kirletmemesini, … vb aşamaları elbirliği ile öğretilir.
  • Bebek, büyüklerin yardımıyla kaşıkla yemeğini yediği için bir nâibu fâildir gibidir. Bebek geçen süre içinde; kaşıkla yemeği bir oyun çeşidi olarak görür, yemeğin neye yaradığını bilmez, kaşığı sallar / atar / rastgele bırakır / hem döker hem de güler, yemeğe muhtaç olduğunu bilmez, niçin kaşık kullandığını bilmez, yaptığı işin edebini bilmez, başka bir şey dikkatini çektiği an yemeği unutup o şeye yönelir, yemek bitince de, “yemeğimi kendim yedim, büyüdüm” edâsındadır, … ve benzeri davranışları hemen herkes gözlemlemiştir. Bütün bunlara rağmen görevliler; aferin yavruma yemeğini kendisi yedi, … diyerek överler, ödüllendirirler, severler.
  • Öğrendikten sonra o bebeğin, nâibu fâilliği son bulur ve yemeğini kendi başına yeme işinde bir fâil olur. Şayet nâibu fâil iken yaptıklarından birini fâil iken tekrar yaparsa; azarı işitir, cezalandırılır, ayıplanır, … vb.
  • Kur’an-ı Kerimdeki fâil tarifi, iş temellidir. Bu nedenle de Görevliler (büyükleri), elbirliği ile BİR fâil anlamındadır. Halbuki konuşulan Arapçadaki fâil tarifi ise, kişi temellidir. Çünkü, “Fâil (özne), bir işi yapana denir” şeklinde tarif edilmektedir.
  • Görevliler de; bebeğin kendi başına kaşıkla yemeği öğrenemiyeceğini bilir, başlangıçta hem bebeğin elini hem de kaşığı tutarak onunla birlikte ağzına götürmek gerektiğini tecrübeyle bilir, bebeğin dikkatini çeken şeyleri saklar, devamlı bebekle konuşarak kaşıktaki yemeği dökmeden ağzına götürme işini tekrar tekrar uygular, yemekten sonra “.. yemeği yedirildi” diyerek (meçhul fiil kullanarak) diğer görevlilere bilgi verir. Görevliler arasında, kendilerine bu görevi verenin Ellah Teala olduğunu bilenler genellikle çok çok azdır. 
  • Örnek : 2/185 ( … شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ
  • “Ramazan ayı ki; Kur’an bu ayda insanlara hidayet için indirildi – gerçekleri açıklamak için – hidayete ulaştırmak için – hak ile batılı ayırandır.” 
  • Ayet-i Kerimesinde; mazi meçhul’ün müfred müzekker sığasında gelen ( … أُنْزِلَ …)   lafzı fiildir ve ( … الْقُرْءَانُ …) lafzı ise, bu fiilin nâibu fâil’i dir. Şefaat yetkisi olan bir isimdir (varlık’tır). Kişi ise, anlatılan bebek gibidir. Ellah Teala, Cebrail (a.s), Hz. Muhammed (s.a.v),  Ramazan Ayı, Kur’an-ı Kerim’in kraatını kişiye öğretenler, fıkıh’ı kişiye öğretenler, dinî eserlerin müellifleri, aile büyükleri, hayırlı arkadaşları, camî görevlileri, câmi cemaati, … ve edebi tâlim ettiren, elbirliği ile BİR fâil dir ve anlatılan görevliler gibidir. Bir Ellah dostu bu hususta “Herkes Ellah Teala’ya çalışır ama, çoğunluğu kendine çalıştığını zanneder.” buyurmuştur.
  • Nâibu fâil olan  ( … الْقُرْءَانُ …)’ı  namazda kıraat eden kişi de, bu isimle isimlenendir ama bebek gibi; isimlendiğini bilmez, çoğunlukla okuduğunun mânasını da bilmez, dili söyler ama dikkati başka şeylerdedir, neye yaradığını bilmez, öğretilenleri tekrar edince de, artık fâil olduğunu zanneder ve “Namazımı kıldım” der hatta gizliden tebrikler bekler, … vb. 
  • Bu Ayet-i Kerime’de ( … الْقُرْءَانُ …) lafzının harfi-tarifli nâibu fâil olarak gelmesinde, “Şiir okuyan bir kişi Şâir ismiyle isimlendirildiği gibi, Kur’an kıraat eden kişi de, NÂS’a hitab eden El-Kur’an ismiyle isimlenir.” bilgisi saklıdır. Ayrıca, Kur’an’ı Kerimin fiillerini öğrenmede NÂS’ın aciz kalacağını, ölünce kadar öğretim ve eğitimine devam etmeye mecbur olduğunu, NÂS makamında kaldığı sürece de bebek gibi bir nâibu fâil olarak kalacağını, … saklı olarak bildirir.
  • Namazda Kur’an-ı Kerimi kıraat edenin ( … الْقُرْءَانُ NÂS’a hitab eden El-Kur’an ismiyle isimlenin) nâibu fâil’liğibilmediğini, bildiği ve anlamadığı, anladığı zaman son bulur. Çünkü bu andan itibaren o artık NÂS değildir, fiilen teslim olmuş bir müslimdir ve kendisi de bir başka NÂS’a tâlim ile öğrettiğinde de mü’mindir (NOT : Mü’min lafzında, mehmûzel-fâ’nın if’âl babı olduğu için “başka bir kişinin imân etmesine vesile olan” anlamı saklıdır.)
  • Şöyle de söylenebilir: NÂS’dan bir kişinin “Hayret ki ne hayret! Meğer ki; bilen de, BEN değilmişim. Anlayan da, BEN değilmişim.” dediği zaman, nâibu fâilliği son bulur. NÂS’ın zâhiri ve bâtıni eğitimi  Elbirliği ile BİR fâil tarafından yapılır. Hz. Mevlâna (k.s)’ın eğitimi, 12 sene ve Hz. Yunus (Rah.) in eğitimi 40 sene sürmüştür. Onlar da başlangıçta birer nâs idiler.
  • ……………………………………………………………………
  • NÂİBU FÂİL – Mef’ûl ilişkisi ve bu ilişkilerin üç temel esası (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Nâibu Fâil – Mef’ûl ilişkisi, bebeğin yemekle ilişkisine benzer. Bebek nâibu fâildir gibidir. O’nun yemeği de, meful gibidir. Bebeğin henüz bir kaç tane ön dişi olduğu için, çiğnenin ne demek olduğunu bilmez, bu nedenle onun yemeği de (meful de), özel bir yemektir. Sadece yutmayı bilir. Püskürterek oyun oynamayı sever. Üstüne – başına – etrafına yemek bulaşmasına aldırmaz. Yemeğin dökülüp israf olunmasından rahatsız olmaz. Yemeğin (meful’ün) bir nimet olduğunu, ona muhtaç olduğunu, kendisi için özel emek harcanarak hazırlandığını bilmez.  Elbirliği ile BİR fâil’de bunları bilmesini, bebekten (nâibu fâil’den) beklenmez ve şefkatle, merhametle tâlime devam eder.
  • 2/185’deki ( … هُدًى …) lafzı mefulün bih’dir. Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetinin hidayeti için, İsm-i Fâil olarak görevlendirilendir.  NASB hâlinde olduğu için yaptığı hizmet; görülür, bilinir, idrak edilir ve şahid olunur. NÂS arasından seçilip ( … هُدًى …) görevine getirilmiştir. 
  • ( … الْقُرْءَانُ … Nâibu fâil’in), mefulü  ( … هُدًى …’i) tâlim ettirmesi ise, 28/14’de açıkladığı gibidir. Ellah Teala ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in, bir mükâfaat olarak ( … هُدًى …)’e, zamanındaki ihtiyaçlara uygun olan ilimi ve hükümü vermesidir. Bu mükâfaat; mânevidir ama fiillerinin eserleri mefulün bih’de ( … هُدًى …)’de ilim ve hükmetme şeklinde; görülür ve bilinir. Çünkü bu Ayet-i Kerime’deki Nâibu fâilin kendisi mânevi, eserleri zâhiridir. Bebeğe kaşıkla yemek tâlim ettirilerek, fâil makamına çıktılması süreci, NÂS’dan birine ilim ve hükümle diğerleri tâlim ettirilerek, rehber makamına çıkartılması süreci gibidir.
  • NOT : Anlatılan benzetmeler, mefulün bih  ile  mefulün bih gayri sarih arasındaki saklı ilişkiyi görebilmek ve bu ilişkideki temel esasları  (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) anlayabilmek için yapıldı.
  • 28/14  ( وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى ءَاتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ )  “Vaktaki Mûsâ, aklı tam bir anlayış seviyesine ulaşınca – Biz ona ilim ve hüküm verdik – İşte biz iyilik edenleri böyle mükafaatlandırırız.” Ayet-i Kerimesindeki  ( نَا ) muttasıl fâil zamiri, Elbirliği ile BİR fâil’dir (Ellah Teala, Kur’an-ı Kerim, Hz. Resulullah (s.a.v), Rehberi ve …  )
  • 2/185’deki ( … لِلنَّاسِ …) lafzı mefulün bih gayri sarih‘dir ve (bilmese de) mefule bağlıdır ama meful olan ( … هُدًى …) bu bağlılığı bilir anlamı saklıdır. Çünkü ( … أُنْزِلَ …) fiilinde, “mektubu sahibine ulaştırıp, teslim etme” anlamı da mevcuttur.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – YANLIŞ DAVRANIŞ ilişkisi ve bu ilişkilerin sonuçları :
  • NEFS, isteklerle harab olur (asli görevini yapamaz hâle gelir) ve âbid’in ibâdeti, âdet’e dönüşür.
  • KALB, hayallerle harab olur ve ârif’in mârifeti, zanna dönüşür.
  • RUH, faydasız işlerle harab olur ve âşık’ın muhabbeti, şikayete dönüşür.
  • SIR, amellere iltifatla harab olur ve muvâhid’in müşahadesi, övünmeye dönüşür.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – TEVHİD NURU ilişkisi : Tevhid nuru, aşağıdaki beş şeyi terk edende biz-zaruri oluşur. Hz. İbrahim a.s ın kıssaları tefekkür edildiğinde, her bir kıssada sayılan terklerin hepsinin mevcut olduğu görülür. Bu nedenle bunlara “Tevhid’in temel şartları” denebilir.
  • 6.1) Çekişmeyi terk eden, Ellah Teala’nın Rıza’sına uygun olanları yapar.
  • 6.2) Muhalefet edenlere sevgi göstermeyi terk ()58/22) edende, Ellah Teala’nın sevgisi doğar.
  • 6.3) Sebebleri terk eden, sebebleri yaratan Ellah Teala’nın irâdesini müşahade eder.
  • 6.4) Kendi tercihini terk eden, Ellah Teala ve Rasulullah a.s.v ın emirlerini yapar.
  • 6.5) Yalnız iş yapmayı terk eden, Ellah Teala’nın rahmet ve merhametine şâhidlik eder. Çünkü, Rahmet’i günah işlemeyi engeller. Merhamet’i, lüzümsuz iş yapmayı engeller.
  • Bu terkleri yaşayan  hem şu Ayeti Kerimeyi ihyâ eder, hem de tevhid makamında fâil ve mübtedâ olmanın mânalarını anlatabilir.
  • 6/162 ( قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ) “De ki (Yâ İbrâhim) Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Ellah içindir.”
  •  
  • BİR CEVAP BIRAK

    Please enter your comment!
    Please enter your name here