Arapça Eğitimine Dair – Abdussamet Bakkaloğlu Röportajı

40851

Abdüssamet Bakkaloğlu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arapça Hazırlık birimi koordinatörü. Marmara Üniversitesi mezunu olan Bakkaloğlu, yüksek lisans ve doktorasını da bu okulda Fıkıh alanında tamamlamış. Aynı dönemlerde Arapça alanında da çalışmalar yürüten Bakkaloğlu bir dönem Tunusve Suriye’de de araştırmalada bulunmuş. Marmara Üniversitesi’nden önce Sakarya Üniversitesi ve Yalova Üniversitesi’nde görev yapan Bakkaloğlu ile Arapça Eğitimi dosyamız dahilinde bir mülakat gerçekleştirdik.

Son yıllarda ilahiyatlarda ve ilahiyat dışında Arapçaya olan ilgi arttı. Bu çok yönlü ilgi artışını genel hatlarıyla tarif etmeniz mümkün olur mu? Yani yıllardır Arapça her zaman insanların gündemindedir ama son yıllarda okullarda ve kurslarda eğitim alan öğrencilerin Arapça konusunda bir nebze daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bu doğru mudur, bu konuda Maramara İlahiyat’ın konumu nedir? Bu amaçla yaptığı bir yeniden yapılanma var mı? Yani hem Fakülteniz özelinde hem de İstanbul ve yurt genelinde Arapça ile ilişkimizin değişmesine dair genel bir soru ile başlamak istiyorum.

Arapçaya ilgi açık tabi… Bunu birçok kriter ile açıklamak mümkün. Satılan Arapça kitap sayısı, açılan kurslar, ilahiyatlarda, imam hatiplerde, İSMEK’lerde başlatılıp devam eden Arapça dersleri, vakıflarda-derneklerdeki Arapça kursları, vs. bunlar malum.

Daha önce biliyorsunuz Arapça ile ilgili özel eğitim yapmak yasaktı. Çok yakın bir zamana kadar Arapça eğitim veren bir kurs açamazdınız. Ama ne oluyordu, bu eğitim gayriresmi yollardan hallediliyordu. Buradaki kurumların amacı da bir “din dili” olarak Arapçaya yaklaşmaktı, bu nedenle daha çok o amaca hizmet eden eserler telif ve tercüme ediliyordu. Dolayısıyla daha çok o amaca yönelik bir çalışma vardı. Bu çalışmaların, hedefleri doğrultusunda başarılı çalışmalar olduğu söylenebilir. Sonrasında bu yasak kalktı bildiğiniz gibi. Yasağın kalkması basında daha ziyade Kürtçe öğrenim yasağının kalkması ile haber oldu. Ama aynı dönemde, dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri olan Arapçanın öğrenimine dair yasak da kalktı.

Tabi Arapça’nın yasak olmasının başka sebepleri var malumunuz. Toplumun köklerine sirayet etmiş bir dil olduğu için, Arapçaya dönüş, “köklere dönüş” olarak gerçekleşme ihtimaline binaen yasak oldu. Biz derslerde latife olsun diye “İstikbal göklerdedir denir ama istikbal köklerdedir” deriz. Arapçanın kök esasına dayalı bir dil olması sebebiyle bunu söylüyoruz. Sarf ilminin bu konudaki katkılarından bahsederken söylüyoruz. Arapça ile uğraşırken kelimelerin kökenine iniliyor. Aynı zamanda bu çaba, toplumun kültürel köklerine inmek anlamına da geliyor. Şu an Arapçaya bakış açısının şu açıdan bir nebze değiştiğini söyleyebiliriz: Arapçanın “din dili” olması anlayışının yanında “yaşayan bir dil” olma özelliğinin de ön plana çıkmaya başladığını görüyoruz. Arapça artık Latince gibi ölü bir dil olarak anlaşılmıyor. Bu, eskiden karşılaştığımız bir şeydi. Mesela yıllarca Arapça okumuş bir insan Arapça konuşamaz, konuşulanı anlayamazdı, televizyon seyrettiği zaman dinlediğinden bir şey çıkaramazdı. Belki bugün de var bu örnekler ama, eskiden hemen herkes böyleydi. Şimdi ise böyle olanların oranı azalmaya başladı. Bu manada ilahiyat fakültelerinde de hazırlık sınıfları geri geldi mesela. Bu çok isabetli bir gelişme oldu.

Neden başladı hazırlıklar? Daha önce neden yoktu?

Hazırlığın tekrar başlaması 2009-2010 eğitim öğretim yılında gerçekleşti yani 6-7 senelik bir olay. Bizim öğrenciliğimiz zamanında hazırlık sınıfları vardı. 28 Şubat’ın darbelerinden bir tanesi de hazırlıkların kaldırılması olmuştu. Dolayısıyla biz bu açıdan çok muzdariptik. Öğrencilerin Arapça seviyelerinin zayıf kalmasından dolayı hem hocalar hem de öğrencilerin kendileri muzdaripti. Bugün de belki istediğimiz seviyede değiliz ama öncesiyle kıyaslandığında daha iyi olduğumuzu düşünüyoruz. Biz bugün dil eğitiminde, dünyadaki dil algılarını da benimsemeye çalışıyoruz. Dil, beceri esaslı öğretiliyor tüm dünyada. Dolayısıyla sadece gramer öğrenmek, okuduğunu anlayıp tercüme edebilmek, dili hakkıyla bildiğini göstermiyor artık. Biraz önce verdiğim örnek gibi sadece okuduğunu anlayabilen kişi, emeğinin bir kısmını zayi etmiş gibi algılanıyor. Biz de öğrencilerimizin bu durumda olmasını istemiyoruz.

Ben bunu Tunus’ta bir müddet kaldığımda gördüm; yıllarca Arapça okumuş gelmiş fakat doğru dürüst konuşamıyor, derdini anlatacak şekilde yazamıyor, dinlediğini anlamıyor. Hoca sordu “kaç sene Arapça okudun?” Dedi ki “7 sene imam-hatipte, 5 sene de ilahiyatta okudum.” Hoca “Sonuç bu mu yani? Nasıl bir eğitim bu?” dedi. Hakikaten şaşırıyordu yabancılar. Biz de şaşırıyoruz niye böyle oluyor diye. Şaşılacak bir şey yok aslında. Çünkü hedef koyduğunuz şey neyse ona ulaşıyorsunuz. Öyle bir hedefiniz yok. Dinlemeniz yoksa zaten konuşmanız hayal. Kompozisyon yazmayı da hedef olarak belirlememişsiniz. O zaman yazılı kompozisyonunuz da gelişmeyecektir. Serbest okumalarınız yok, hep okumalarınız dar bir alanla sınırlı. Hep belli bir literatürü takip ediyorsunuz, dolayısıyla o kelimlelerle sınırlı bir dünyanız var. O anlamda biz şimdiki öğrencilerimizin genel Arapça konusunda daha iyi olduğunu düşünüyoruz.

Fakat şöyle bir handikap da oluşmuyor değil: Bizim aslında İslami ilimlere hazırlamamız gerekiyor öğrenciyi. Eskiden dar alanda bir yere hazırlanıldığı için, dini metinlere, dini terminolojiye daha vâkıf öğrenciler mezun oluyordu hazırlık sınıfından. Şimdi genel Arapça ile daha çok uğraşıldığı için dini metinler, dini ıstılahlar, dini literatür belki birazcık ağırlığını kaybediyor. Dolayısıyla ilahiyatın istediği dini Arapça noktasında belki o kadar donanımlı yetiştiremiyoruz öğrencimizi.

O konuda müfredatta bir oynama, dinlenecek ve yazılacak şeyleri bu konuda belirleme gibi bir uygulamanız var mı?

Kısmen bunu telafi etmeye çalışıyoruz yan okumalarla. Diğer branşlardaki hocalardan da kendi branşlarında Arapça metinler okutmalarını rica ediyoruz ki bunu telafi edelim. Takdir edersiniz ki yaklaşık 8 aylık bir sürede, Arapça gibi köklü bir dili çok iyi bir noktaya taşımak çok kolay bir şey değil. Hele bunu da bir resmi fakülte mantığı ile yapmak fevkalade zor bir iş. Çünkü öğrencinin motivasyonu çok güçlü değil. Ayrıca imam hatip liselerinden de çok donanımlı olarak gelmiyorlar. Özel bir dil kursuna giden bir öğrenci gibi hararetle “Ben bunu istiyorum, bunu bana öğretin!” de demiyor . Bazı öğrencilerin derdi notu alıp geçmek büyük oranda. “Başka türlü lisansa başlayamıyorum. Bari bu engeli ortadan kaldırayım” diye düşünüyor. Dolayısıyla “def-i bela” kabilinden, atlanılması gereken bir aşama gibi düşünüyor bazıları Arapçayı. Bu da tabi etkiliyor buradaki eğitimi.

Ama bu konuda ciddi yenilikler yaptık. Mesela ben de buradan mezunum. Hocalarımız çok iyiydi ama bir tane bile Arap hocadan ders almak nasip olmadı bize. Şimdi ise hazırlık bölümünde toplam 30 küsur hocamız var ve bunların yarıdan fazlası Arap. Bunlar dersleri Arapça yapıyorlar. Türk uyruklu hocalarımızın bir kısmı da Arapça yapıyor. Ben de mesela Türkçe kullanmamaya çalışıyorum, sadece mecbur kalırsam kullanıyorum. Bunlardan maksadımız öğrenci bu havaya girsin, yurt dışına gittiği zaman sıkıntı çekmesin, bir yabancı geldiği zaman konuşabilsin, medyayı takip edebilsin. Bunları hedefliyoruz. Bunun üzerine yapacağı ilaveler de biraz öğrencinin kendisine kalıyor.

Peki lisans eğitimi boyunca Arapça ile ilişkisi nasıl oluyor öğrencinin? Orada hazırlık eğitimini tam manasıyla ne kadar kullanabiliyor?

Doğrusu çok fazla kullanamıyor. Lisans dönemindeki derslerin toplam kredisinin % 30’una tekabül edecek miktarın tamamen Arapça öğretilmesi gerekiyor. Kağıt üzerinde böyle ama fiiliyatta böyle olmuyor maalesef.

Metinler ne kadar Arapça okutuluyor peki?

Kısmen. Onları da genelde hocalar sınıfta tercüme ettiği için, verim düşmüş oluyor otomatik olarak. Öğrencilere “%100 bunlardan sorumlusunuz” demek, dersi Arapça anlatıp, sınavda soruları Arapça sorup cevapları Arapça istemek başka, hocanın kendisinin tercüme etmesi başka bir şey. Dolayısıyla lisansta Arapçaya olan yoğunlaşma az olduğu için, hazırlıktaki sıkı eğitim biraz boşta kalıyor. Öğrenci “Ben bu bilgileri iyi kavramazsam lisansta zorlanırım.” diye bir şey düşünmüyor. Asıl motivasyon bu oluyor aslında, yoksa yeterli ortalamayı tutturması pek mühim değil.

Benim önceden beri söylediğim bir şey vardı. Yalova İlahiyat’ın kuruluşunda da görev yaptım. Orada %100 Arapça eğitimi uygulayan ilk devlet üniversitesi biz olduk. Bazı arkadaşlar diyordu ki “Nasıl olacak? Kolay bir şey değil” vs. Ben de şunu söylüyordum: Bence %100 Arapça %30 Arapçadan daha kolaydır. Çünkü anadille bağlarını tamamen koparttığınız zaman öğrenci teslim olur. Gelen öğrenci bunun böyle olduğunu bilecek, hoca bunun böyle olduğunu bilecek. Dolayısıyla hiç kimsenin esnetme şansı yok, herkes buna uyacak ve iş bitecek. Bu şekilde daha rahat motive olunuyor ve işler daha hızlı ilerliyor. Biz de burada hazırlığı %100 Arapçaya çevirmeye çalıştık ki bu konuda bir rahatlık olsun. Bir de lisansı da zorlasın diye düşündük. Ama lisanstan tam istediğimiz yardımı alamıyoruz.

Sizin Arapça biriminin ileriki sınıflarda açtığı dersler, o seviyeyi devam ettirmeye, artırmaya yönelik dersleri var mı? Sadece alan tercihi yapanlar mı Arapçalarını ilerletebiliyor okulda?

Kısmen var, bir kısmı seçmeli. Zorunlu dersleri bizim belirleme şansımız yok. Olmadığı için de öğrenci, mevcut derslerle idare etmek durumunda kalıyor. O dersler de hazırlıktaki sıcaklığı çok devam ettiremiyorlar. O yüzden hocalarla şöyle şakalaşmalarımız oluyor; onlar bize “Nasıl bu öğrencileri bu seviyede lisansa gönderiyorsunuz” diyorlar, biz de onlara “Öğrencilerin Arapçasını nasıl oluyor da unutturuyorsunuz!” diye takılıyoruz. Ama vakıa şu ki, genel olarak öğrencinin hazırlığı bitirdiğindeki kıvamı okulu bitirdiğinde bulamıyorsunuz. Arapça bilgileri bayağı gerilemiş oluyor. İlerlemesi gerekirken o sıcaklığı kaybediyor genel olarak. Ama bilgilerini koruyup dışardan takviye dersler alan öğrenci, kendini çok daha ileri noktaya taşıyabiliyor.

Burada kullandığınız materyaller sizin kendi yazıp derledikleriniz mi? Yoksa toplu bir harman mı oluşturuyorsunuz?

Daha önce harmanlama usulünü kullanıyorduk ama geldiğimiz aşamada kendi kitaplarımızı kendimiz üretiyoruz şu anda. Bir kısmı daha yeni üretim olduğu için, şu anda deneme sürümündeyiz. Bunlar tabi olgunlaşıyor. Kendimiz için basıyoruz, öğrencimizin istifadesine sunuyoruz. Gramer kitabımız daha önce tamamlanmıştı. Okuma, dinleme ve yazılı anlatım kitaplarımız da tamamlandı. Derslerimizde bu kaynakları kullanıyoruz. Dinleme dersini ilk tatbik eden fakülteler arasındayız. Bu dersten de çok verim aldık. Hocalar ve öğrenciler memnun kaldı. Dinleme üzerine ciddi mesai harcadık.

Türkiye’de belki de en çok ihmal edilen alan dinleme. Nedendir bilmiyorum ama buna çok önem verilmiyor. Halbuki dinlemeyen insan konuşamaz. Sonrasında da öğrenciler neden konuşamıyor diyorlar. Sağır-dilsiz hikayesi yani. Sağır ve dilsizlerin pek çoğunun bir organ olarak ağızlarındaki dillerinde bir sorun yokmuş. Ama seslerin mahiyetini duyarak kavrayamadıkları için konuşamazlarmış. İnsan çok miktarda dinleyecek ki konuşabilsin.

Bizim sorunlarımızın başında belki de gramer esaslı eğitim geliyor. Tamam gramer lazım, çünkü ilahiyatlar dini Arapça ile uğraşacak, dolayısıyla çok güçlü metinlerle uğraşıyorlar. Bu metinler ister istemez ciddi bir gramer istiyor. Tamam, kabulümüz. Ama gramerin araç konumundan çıkıp amaç olması isabetli değil kanaatimce. Tercüme esaslı eğitim de bu nedenle yanlış. “Nasıl olsa tercüme edilecek, bunu anlamak için kendimi zorlamama gerek yok ki!” diye düşünüyor öğrenciler. Hoca dersi Türkçe anlatıyor, öğrenci anlamadığı şeyi Türkçe olarak soruyor. Karadan hiç ayrılmadan yüzme öğrenmeye çalışan insanlar gibi. Sahil-i selamette durarak, kendimizi riske atmadan öğrenmeye çalışıyoruz. Kaplumbağa da kendini kabuğunun içinde güvende hissediyor. Ama öyle olduğu sürece yürüyemiyor. Başını çıkarması gerekiyor yürümesi için. O da risk demek. Risk almadan ilerleyemiyorsunuz. Dünyanın kuralı böyle. Şimdiye kadar risksiz bir şekilde yerimizde saymayı denedik, şimdi artık yürüme ve ilerleme zamanı diye düşünüyoruz.

Okullar arasında belli bir rekabet ortamı var gördüğüm kadarıyla. Birkaç tane fakülte %100 Arapça eğitime başladı deniyor, ne kadar başarılı ne kadar başarısız bilmiyorum. Farklı farklı müfredatlar çok yoğun bir şekilde uygulanmaya başlanmış vaziyette. Bunların, genel eğitim ortamında bir hızlandırma etkisi olmuş mudur?

Daha iyisini sunma çabası ister istemez var. Biz de bu sahadaki en köklü kurumlardan birisi olarak herkesin takip ettiği bir kurumuz, ne yapıyor bunlar diye. Herkesin bir gözü Marmara’ya bakar. Çok sayıda mezunumuz bir çok kurumda Arapça öğretimiyle meşgul. Birçok fakülte, beğenirler beğenmezler ayrı bir şey, ama bizim ne yaptığımıza bakarlar. Ayrıca malum bizim fakültemiz bünyesinde de geçen yıl itibariyle % 100 Arapça programı başladı. Şu anda bu programa kayıtlı 41 öğrencimiz hazırlık sınıfında Arapça öğreniyorlar.

Bizim son yıllarda hassas davrandığımız hususlardan bir tanesi de hoca kalitesi. Bir şeyi bilmekle o şeyi öğretebilmek aynı şeyler değil. Hele de mesele dil öğretimi olunca. Dili başarılı bir şekilde öğretebilmek hiç de kolay bir iş değil. Bu nedenle biz, bu olaya özel okul mantığıyla yaklaşıyoruz. Hocaları seçerek almaya çalışıyoruz. Bunu yaparken “yabancılara Arapça öğretimi” programlarından mezun olup sınıf içi performansları göz dolduran tecrübeli hocalardan dinamik bir kadro oluşturmaya çalıştık. Burası Marmara İlahiyat. Buraya zeki ve başarılı öğrenciler geliyor. Dolayısıyla hocaların da onları tatmin edecek bir seviyede olması gerekiyor.

Tabi Arap âlemindeki karışıklıklar Türkiye’ye vasıflı hocaların gelmesine vesile oldu. Onlar için üzücü olduğu muhakkak ve biz de onlar adına üzülüyoruz fakat bir taraftan da bu kriz ülkemiz ve Arapça öğretimi için bir fırsata dönüştü.

Önceden burada yabancı hoca çok var mıydı?

Son dönemde yoğunlaştı. Bu vesile ile derslerimizi hep Arapça anlatabiliyoruz.

Öğrencilerin ya da kurumsal olarak sizin fakültenizin Türkiye’ye gelen mültecilerle bir ilişkisi olabiliyor mu? Yabancı öğrenci, insanlar, kurumlar… Pek çok yerde Suriyeliler yoğun olarak yaşıyorlar. Bu insanlarla öğrencilerin ilişkisi oluyor mu? Diyalogu oluyor mu? Bana bu manada “teşrik-i mesai” imkanı hâlâ çok fazla doğmadı gibi geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

İstenilen ölçüde olduğunu düşünmüyorum ben de. Öyle bir bağlantı tam kuramadık. Bizim ihtiyacımız var aslında. Her yıl 500 yeni öğrencimiz geliyor hazırlık sınıfına. Bunların hepsinin Arap arkadaşları olsa, bizim buradaki işimiz büyük oranda hafifler. Dinleme ve konuşma en büyük problem ve bu şekilde bu problemleri çözebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü derste sen zorla konuşturmaya çalışıyorsun. Öğrenci klasik eğitimden geldiği için. Sonuçta liselerdeki eğitim tarzımız çok iç açıcı değil. Genel olarak eğitim sistemimizin ciddi sorunları var. Ama yabancı dil eğitimi açısından konuşuyorum. Dili bilip bilmediğinizi saklayamıyorsunuz. Biliyorsanız da görülüyor, bilmiyorsanız da. Bu nedenle başarı ve başarısızlık hemen anlaşılıyor.

Biz eğer öğrencilere bu anlamda arkadaşlar bulabilsek, irtibatlar kurabilsek, bunun hem bizim açımızdan hem onlar açısından çok iyi olacağını düşünüyorum. Bu manada bir-iki girişimimiz oldu. Bizim öğrencilerimize Arap arkadaş, Araplara Türk arkadaş bulma girişimimiz oldu. Güzel de oldu ama çok devam edemedi.

Şundan biraz da soruyorum bunu, özellikle son birkaç senede yurt dışına öğrenci gönderme eğilimi çok fazla oluyor. Çok masraflı bir yol bu. Ne kadar faydası var bunun, ondan da emin olamıyorum. Yurt dışına gitmek biraz mecburiyet mi, biraz havası mı var, fayda tam olarak sağlanabiliyor mu, başka türlü giderilemez mi? Bu gibi sorular üzerine de çok düşündüm. Bunu biraz da kurumsal olarak sormak istiyorum. Öğrenci için çok büyük bir masraf var. Ve orada gündelik Arapça çok zayıf, ciddi bir arkadaşlık kurma imkanı da az. Bildiğim kadarıyla siz de öğrenci yolluyorsunuz yaz aylarında. Alternatif geliştirme noktasında bir girişim var mı?

Bu anlamda ben şahsen Arap ülkesi tecrübesini biraz psikolojik olarak, biraz da kültürel olarak önemsiyorum. Psikolojik olarak oraya gitmiş olmanın verdiği özgüveni alsın. Kültürel olarak da farklı coğrafyaları, insanları görmek, tanımak güzel bir şey. Ama kısa zamanda elde edilecek faydalar açısından düşündüğümüzde, burada mesela bir Arapça kampı yapılsa daha iyi olabilir. Yazın 1-2-3 aylık kamplar yapılmaya başlandı. Türkçe yasak, tamamen Arapça. Dar kapsamlı bir bölgede. Bence bu çok daha faydalı bir şey. Bir Arap ülkesine gittiğiniz zaman, genelde halk fasih konuşamıyor. Bazı ülkelerde insanlar Arapça yerine İngilizce veya Fransızca anlaşmayı tercih ediyorlar. Zaten kapalı toplumlar, bir çok konu siyaseten mahzurlu. Bu nedenle konuşmanız, diyalog kurmanız da çok mümkün olmuyor.

Dil kampı fikri güzel. Bunun geliştirilmesi lazım. Hem yaz ayları gibi genelde boş geçirilen zamanları değerlendirme hem de bu şekilde Arap-Türk kaynaşmasına vesile olma imkanı söz konusu. Mesela Arap öğrencilerden seçim yapılarak, onlardan belirli bir sayıyı, bizden belirli bir sayıdaki öğrenciyle bir araya getirerek kamp yapmak çok güzel bir fikir. Bir tarafın Türkçesi ve diğer tarafın Arapçası gelişirken her iki tarafın da beraberlik kültürü gelişecektir. Beraber yaşama tecrübesini elde etmemiz iyi olur. Çünkü nereden baksanız 3 milyondan fazla Suriyeli var şu anda ülkemizde. Yüzyıllarca bu insanlarla aynı devlet çatısı altında yaşamış olduğumuzu da unutmamak gerekir. Bu durum hepimiz için bir fırsat aslında.

Bu sene iki tane Arapça kitap fuarı yapıldı. Biri geçen senenin sonuna doğru biraz daha vasat bir fuar, biri de geçen ay. Eskiden bildiğim kadarıyla Cağaloğlu’nda İrşad ve bir de İlahiyat’ın kitapçısından başka insanların Arapça kitap satın alabileceği yerler pek yoktu. Şu an yavaştan bir kıpırdanma var sanki. Burada Arapça yayın yapılıyor mu? Ya da öğrenimin dışında romandır, gazetedir, gündelik hayatta insanların erişebileceği bir şey oluyor mu, var mı ya da olmaya dair bir ümit var mı sizce?

Bu basın yayın ile ilgili olarak internet çok şeyi değiştirdi. Ben öğrenciyken Cağaloğlu’na, Sultanahmet’e gidip oradan Arapça dergi alırdım. Oralarda olurdu sadece. Havaalanına gittiğimizde bir şekilde alırdık, başka yerde olmazdı. Dolayısıyla başka türlü de ulaşamazdınız bu imkanlara. Şimdi öyle değil. İnternete girince bir sürü site var, okuyorum, indiriyorum, öğrencime okutuyorum, uyduyu açıyorum, canlı yayından haberleri takip edebiliyorum. Bu konuda çok büyük bir ihtiyaç olduğu kanaatinde değilim işin doğrusu. Alternatiflerin olması imkanları bu tarafa doğru yönlendiriyor. Ben Türkçe gazete bile okuyamıyorum artık. Yani eskiden abone falan olurduk, şimdi fırsatım kalmıyor, almıyorum da. Onun yerine internetten birkaç habere bakıyorum, benim işimi büyük oranda görüyor. Çok detaylı okuma yapacak vaktim de kalmadı. Zannedersem internetin de etkisiyle çok da ihtiyaç kalmadı gibi bu tür şeylere. Ben interneti kullanan birisi olduğum için tabi bu, belki interneti kullanmayanlar için hâlâ böyle bir ihtiyaç vardır. Ama Arapça kitap sayısında, Arapça öğrenmeye yönelik hikayelerde ciddi bir artış olduğu âşikâr.

Kastettiğim haberlerden ve medyadan ziyade roman, hikaye, vs. gibi şeyler…

Birçok kitabın pdf’lerine internette ulaşabiliyorsunuz. Ben kendi kitaplarımın çoğunu burslarla aldım. Ama artık çok ihtiyaç olmadıkça kitap almıyorum. Çünkü orada göreceğimin çok daha fazlasını sanal ortamda bulabiliyorum. Sadece belli ihtiyaçlarımı gideren çok iyi kitaplar varsa onları satın alıyorum.

Siz fıkıh alanında ihtisas yapmışsınız. Arapçaya kayışınız nasıl oldu? Doktoraya kadar fıkıhla ilgilendikten sonra neden Arapça?

Bir espri vardır, dille ve bilgisayarla fazla uğraşırsanız bunların asli işinizin önüne geçme tehlikesi vardır diye. Bizimki biraz öyle oldu. Bir hocamız vardı, bilgisayarla çok uğraşırdı, uzun bir süre bu alanda çalıştı ama sonra alanına geri döndü. Dil de biraz böyle, severek uğraştım uzunca bir zaman, hobi olarak, Arapçayı nasıl sevdirebilirim diyerek uğraştım, dersler verdim. Bunlardan da iyi netice alınca, bu yolda devam ettim. Bir taraftan fıkıhla bir taraftan da Arapça ile uğraştım. 1995’te Tunus’a fıkıh için gittim ama bir çok Arapça dergi, hikaye, kaset toplayarak döndüm. Fıkıh ve Arapça beraber yürüdü hep benim için. Son dönemde Arapça alanında imkanlar artınca, bu alana doğru kaydık. Arapça bölümünün kuruculuğu için Yalova’dan teklif aldık. Orası da bir projeydi, deneyelim dedik, öyle başladı. Yalova’dan önce Sakarya’da fıkıh bölümündeydim ama Arapça derslerine de giriyordum.

Artık bu sahaya emek veririz diye düşünüyorum. “Arapça, Araplara ve Arapçacılara bırakılamayacak kadar önemlidir” diye diye Arapçacı olduk vesselam. Benden branş tavsiyesi isteyenlere, şu anda önü en açık branş Arapça diyorum. Biz Arapçada fazla derse girmekten muzdaribiz. Dolayısıyla en aktif çalışan, en çok yorulanlar Arapçacılar şu an. Ama bu durum bu alana gösterilen teveccüh ve rağbetin de bir göstergesi. Dışarıda ben fıkıh, hadis dersi vereceğim dediğinizde, buna pek rağbet olmasa da Arapça özel ders verebiliyorsunuz.

Son olarak, Türkçe ile Arapçanın karşılaştırmasını da sormuşlar size daha önceki röportajlarınızda. Hangi metodla öğrenmiş olursak olalım, yabancı bir dilin öğrenildiği şekliyle Türkçeyi bilmediğimize dair bir yorum var. Yani Türkçe her zaman bildiğimiz ve aslında çok da öğrenmeye gerek duymadığımız bir dil. Ve bunun üzerine yabancı bir dil bina edildiğinde bir bocalama oluyor gibi.

Bu sadece bizim için değil herkes için geçerli. Anadil genel olarak farkında olunmadan öğrenildiği için, o süreçle yabancı dilin öğrenilme süreci çok farklı oluyor ister istemez. Dolayısıyla ikisinin öğrenilme şeklini ve sürecini karşılaştırmanın çok isabetli olmayacağı kanaatindeyim. Ama anadili etkin bir şekilde bilip kullanamayanların yabancı dil öğreniminde zorlanacakları da su götürmez bir hakikat.

İkisini karşılaştırmaktan ziyade yabancı bir dil öğrenirken kendi dilinize dönüyorsunuz ister istemez ama onu o şekilde bilmediğinizi farkediyorsunuz.

Evet teorik altyapısını o şekilde hazırlamadığımız zaman anadile dönüp mukayese etmek isteyince boşlukla karşılaşıyoruz. Bu durumda kendi eksikliğimizi anadilimize yansıtıyoruz ve onun yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle yabancı bir dil öğrenenler Türkçeyi küçük görmeye başlıyorlar. “Emek sevgi doğurur” derler, doğru. Yabancı dile verdiği kadar anadiline emek vermeyen kişi, yabancı dilin inceliklerini fark ettikçe ona daha fazla hayranlık duymaya başlıyor.

Fakat ben yabancı dillerle uğraştıkça, farkettim ki Türkçe hakikaten çok zevkli, rafine ve pratik bir dil. Diğer dillerin çok dolambaçlı anlattığı şeyleri çok kestirmeden kolayca ifade edebiliyor. Aslında bu elimizde olan bir şey değil, bu seçimi biz yapmadık, Çince de konuşuyor olabilirdik, Afrika’da bir kabile dili de. Ecdadımız bize güzel bir miras bırakmış. Hem tarihi ve kültürel açıdan, hem de dil açısından. O yüzden ben hep söylerim, ecdadın yaptıklarında hata bulabilirsiniz ama dil konusundaki seçimlerine kimse laf söyleyemez. Müthiş hassas ve zevkli davranmışlar. Arapçadan kelime almışlar, Farsçadan kelime almışlar. Bazen hem Arapça hem Farsça hem Türkçe kelimeleri bir araya getirip yeni bir kelime meydana getirmişler “hal-bu-ki” gibi. “Mahrem”i almış “na-mahrem” yapmış, birleştirmiş, başka bir kavram yapmış. Bunun gibi yüzlerce binlerce kelime var. Kelime imalatını son derece zevkli yapmışlar. Bu hassasiyetlerini ben çok takdir ediyorum. Maalesef bugünkü kuşaklar bu edebi zevki alabilecek kıvamdan oldukça uzaklar maalesef.

Bu uzaklığın yeni bir dil öğrenmede zorluk çıkardığı söylenebilir mi?

Tabii ki, insanda dil kalıpları önce anadilde hazırlanıyor. Yabancı dil öğrenilirken de varsa mevcut kalıplar, yoksa yenileri üretilip kullanılıyor. Türkçede pek çok şey genel kurallarla halledilmiş. Bunda kuralcı bir millet oluşumuzun ve tarihte uzun dönemler diğer birçok milleti idare edişimizin rolü var zannedersem. Mesela dilimizde çoğullar kurallı: İsimlere “-ler” ve “-lar” eklerini eklemek suretiyle bu kelimeler çoğul yapılıyor. Arapça öğrenirken bakıyorsunuz bu konuda genelgeçer bir kural yok. Kurallı çoğullar var; “cemi müzekker sâlim” ve “cemi müennes sâlim” adlarıyla. Ama kuralsız çoğullar da var ve hem de oldukça fazla. Üstelik bazı kelimelerin kurallı kuralsız birden fazla çoğulu olabiliyor. Muzari fiil (geniş zaman kipi) İngilizcedeki sınırlı “irregular verbs” (düzensiz fiiller)e mukabil, büyük farklılıklar arz edebiliyor. Mastarların semâî (işitmeye dayalı yani düzensiz) olması da ayrı bir sorun. Bu tip durumlarda Arapça öğrenenler yeni kalıplar ihdas etmek zorunda kalıyorlar.

Diller arasındaki bu farklılıklara ilaveten, eğer kişi anadilinde mevcut olan kalıpların farkında değilse, bunları önce yabancı dilde inşa ediyor, sonra bunları anadiline aktarmaya çalışıyor ki oldukça meşakkatli bir süreç. İnsan genelde bilmediği, görmediği şeyi yok sayma eğiliminde. Anadilinde var olduğunu bilmediği şeyi yok zannediyor ve dilini hakir görüyor. “Halbuki” dilimizde pek çok şey mevcut ama bilen, kullanan az. Mesela daha yüz sene önce kullanılan kelimelerden bile epeyce bir kaybımız var. Arapçadan Türkçeleşmiş Kelimeler Sözlüğü var, Hamza Ermiş hocamızın. Oradaki kelimelerin epeyce bir kısmı ya öl(dürül)müş ya da can çekişiyor. Kelimeler niye ölsün ki. Kültürümüzün en köklü kelimeleri. Yüzlerce yıllık tarihe sahip. Bir insanın eceliyle ölmesi başka, cinayete kurban gitmesi başka. Gerçi o da “ecel”in dışına çıkmış olmuyor belki ama, bu durum câniyi ve işlediği cinayeti masum hale getirmeye yetmiyor.

Bir orman düşünün; balta girmemiş türden. İçinde devasa ağaçlar var, yüzyıllarca önce farklı coğrafyalardan getirilip buraya dikilmişler. Ağaçlar yerlerini sevmişler, büyüyüp serpilmişler, ortamlarına uyum sağlamışlar. Yüzyıllar sonra birileri gelip demişler ki “Bu ağaçlar bu coğrafyanın ağaçları değil!” Ve başlamışlar bu ağaçları kesip yok etmeye. Yerlerine çelimsiz fidanlar dikmeye başlamışlar. İşin garibi, bu işlemi yapanlar “yerli” olma iddiasıyla bu işe soyunmuşlar ama ellerinde yeterince fidan olmadığından mıdır, yoksa başka sebeplerden midir bilinmez, Batı ormanlarından “ne idüğü belirsiz” birçok fideyi getirip dikmişler ormana. Kesip yok edemedikleri ağaçları da görmezden gelmişler, yeni kuşaklara öğretmemişler. Zavallı yeni kuşaklar, o muazzam ağaçların altında serinlemek yerine, bu çelimsiz fidelerin altında serinlemeye çalışmışlar. Galiba dil maceramızın hülâsası böyle.

Bazen modern Arapça-klasik Arapça mukayesesine girmek zorunda kalıyoruz. Mesela Arapçadan bize geçmiş bir kelime bizde bir anlamda, Arapçada başka anlamda kullanılıyor, arada önemli farklar var. Benim tahminime göre, biz o kelimeleri aldığımızda Araplar da o kelimeyi o manada kullanıyordu. Türkler Araplarla bin yıldan fazla zaman önce karşılaştı ve bir etkileşim başladı. Biz bu kelimeyi aldığımızda o kelime o manayı taşıyordu, zamanla onlar nezdinde anlamda kayma olmuş, ama biz aynı şekilde dondurmuşuz. Mesela “laubali” kelimesini almışız. Bu Arapçada fiil ama biz sıfata dönüştürmüşüz. “Lâ-ubâlî” kelimesi “Ben ilgilenmem, önem vermem” demek. İlk başta “ben” için kullanılıyordu muhtemelen, sonra “böyle diyen bir adam, laubali diyen bir şahıs” manasında, “lakayt” bir kişi manasında yerleşmiş kalmış; o da Arapça. Şimdi bunun yerine “sorumsuz” kelimesi kullanılıyor.

Zaten harf inkılabıyla birçok nüans törpülenmiş. İnsanlar Arapça kelime kullanıyor ama farkında değil, Arab’a söylüyorsun, o da anlamıyor. “Lakayt bir adam” dediğinde, bu kelimeyi kullandığında Arap da anlamaz mesela. Çünkü sesler de törpülenmiş çoğunlukla. Kültürel dejenerasyon da çok etkilemiş Arapça ile olan irtibatımızı, aramızdaki mesafeyi açmış. Türkçede bir çok kelimeyi kullandığımız halde, biz bunun Arapça olduğunun farkında değiliz. Bunun gibi neler neler. Ben “yağmur” kelimesinin bile “ğamara-yağmuru” fiilinden geldiğini düşünüyorum. “Ğamara” Arapçada “kapladı” demek, yağmur yağınca sular her yeri kaplıyor ya, herhalde böyle bir bağlantı kurmuşuz.

Dolayısıyla biz Arapça ile uğraşırken, farkında olmasak bile, dilimizin içinde “sütün içinde eriyip ona tat veren şeker” misali eriyerek dilimize güç ve tat katmış tatlı bir dille uğraşıyoruz aslında. Ama onun tadına varabilmek için biraz önyargıları kırmak gerekiyor, biraz da sevmek gerekiyor. Bu iş ders mantığı ile çözülecek iş değil. Sevmek lazım.

Sevgiyi sağlayacak ortam, edebi zevkler, ilgi… Bunların nasıl sağlanabileceğini merak ediyorum…

Bu biraz hocaların şahsi maharetine kalıyor. Kendisini, dersini sevdirebilen hoca bunu da başarıyor büyük oranda. Öğrettiğin şey ne olursa olsun, hoca olarak öğrencinin gözünü korkuttuğun zaman, öğrencini soğuttuğun zaman, öğrettiğin şeyin hiçbir anlamı kalmıyor, öğrenci için hiç bir anlam ifade etmiyor anlattıkların. Seni sevmesi, sana saygı duyması, senin anlattıklarının önemli olduğunu fark etmesi gerekiyor öğrencinin.

Bir de gereksiz tevazudan kaçınmak lazım. “Ben 25-30 senedir bu dille uğraşıyorum ama tam olarak bu dili bildiğimi söyleyemem” şeklindeki bir ifade, öğrencinin bu dilden gözünün korkmasına ve öğrenme şevkinin kırılmasına sebep olur. Bazı hocalar da daha yolun başında Arapçanın Türkçeye ne kadar ters olduğunu açıklamakla başlıyorlar ki bu son derece mahzurlu. Nikah merasiminde talak (boşanma) türlerinden bahsetmek gibi bir şey. Bunun yerine, dilimize geçmiş Arapça kelimelerden bahsedilse, “Aslında biz Arapça konuşuyormuşuz da farkında değilmişiz!” intibaı oluşturulsa daha isabetli. Mesela ben ilk başlarda şöyle iddialı bir cümle söylüyorum öğrencilere: “Ortalama bir Türk, içinde Arapça kelime geçmeyen orta uzunlukta bir cümle kuramaz!” Önce ortak ve benzer noktalardan başlayıp öğrenciyi Arapçaya yaklaştırmak kanaatimce daha isabetli.

Vakit ayırıp düşüncelerinizi bizimle paylaşğınız için çok teşekkür ediyoruz.

Asıl ben, bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım sözlerimiz Arapçanın sevilip öğrenilmesine katkı sağlar.

Mehmet Erken 

Dunyabizim.com

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here